21 Ekim 2020 Çarşamba

Kitaplar üzerine



Kitaplığın büyüklüğü sahibinin bilgisinin çok olduğunu değil, az olduğunu gösterir, çünkü bilgili olanın kitaba gereksinimi yoktur. 

10 Ekim 2020 Cumartesi

İç ve dış motivasyon üzerine


Hayatımda "Eğitim şart!" cümlesinden fazla yaygın bir cümle daha duymadım. İnanıyorum ki, iyi niyetli söylenmiş olmasına rağmen bir o kadar da yanlış anlaşılmış olan bir cümledir o. Nedeni ise çok basit: Biz kendimizden hariç başkasını değiştiremeyiz. Başkasını isteğimiz doğrultusunda değiştirmeye çalışmak onu isteğimizin objesi haline dönüştürmekle olur. Dış isteğe bağlı bir değişim "extrinsic"tir. Başkasının isteği doğrultusunda bir değişim kendi doğasına aykırıdır, kendi isteğine aykırıdır. Bu ancak ve ancak kendi dürtülerini bastırarak, başkasının isteğini içselleştirdikten (intrinsic), onları kendi isteğimiz gibi algıladıktan sonra gerçekleşir. Bu da içimizdeki canlılığı yitirmemize sebep olur. Dıştan gelen emre uymanın sebebi ise karşı gelindiğinde yanlız kalma korkusundan kaynaklanır. Sağlıklı yaşantının ana şartıdır sosyal bağlar. Bağı koparmakla tehdit edilmek birinin elinin kesilmesi gibi acı verir. Sırf açı çekmemek için başkasının uyruğu altına girilir.

Acıdan kaçmak bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda beynimizin enerji seviyesini düşürmeye de yarar, buna coherence de (bağlam) denir. Termodinamiğin ikinci yasasına göre herşey en düşük enerji seviyesine doğru ilerler. Yani sosyal bağın kopması belirsizliğe ve enerji seviyesinin artmasına sebep olduğu için bu durumda kolayı seçmek doğa yasası ile uyuşur, yani uyum enerji seviyesini düşürür ve bize rahatlık verir. İşte bu söz edilen konfor alanı sürekli daha rağbet görür. Tabii ki en düşük enerji seviyesi ölümdür, çünkü ölüm herşeyi eşitler.

Pekala nedir bu bizdeki sosyal ağı pekiştirici, enerji seviyesini düşürücü konfor alanı? Osmanlı'dan kalma, ve hala da süregelen oteriteye itaat etme alışkanlığımızdır. Oterite kimdir? Aile içinde büyüklerimiz, aile dışında da hemen uyum sağlamak için aile ilişkilerinin uzantısı sayılabilinecek enerji düşürücü terimlerdir: amca, hocam, öğretmenim, dayı, abi, müdürüm, amirim, ...gibi. Devlet kurumları da aslında ailevi ilişkilerin uzantısıdır, boşuna "devlet baba" denmiyor. Her ne kadar bir yabancıya ailevi terimler ile yaklaşırsak ona kendimizi daha yakın hissederiz, çünkü bunlar alıştığımız ve bildiğimiz ilişki şekilleridir, aynı zamanda belirsizliği belirler. Ailede gördüğümüz ilişki şeklini dışarda da hemen devam ettirdiğimizde biz kendimizi evimizdeki gibi hissederiz.

Özellikle bazı kesimler tarafından rağbet görülen kuran kursları da uyum hızlandırıcılardan bir tanesidir. Dini bilgiler bir yana, oranın asıl görevi itaatkar vatandaş yetiştirmektir. Çocuklar terbiye edilirken öğrendikleri davranış şekli birbirleri ile nasıl  iletişim kurmaları gerektiğidir. İlk tanışmada verilen selam ile "ben de sendenim" mesajı verilir ve dolayısı ile o kurslarda öğretilmiş şablonlar dışarda da davranışın devamını belirler. Aynı terbiyeyi almış kişilerde davranış bozukluğu ve sürpriz yaşanmaz, tabii ki kurallara sadık kalındığı sürece.

Onları korkutan şey, alışılmadık bir ortamda nasıl davranılması gerektiğini bilmemekten kaynaklanır. Bu durumda yaptıkları iki şey vardır, ya bildikleri ortamda dolaşmak, yani kendi içlerinden hiç dışa çıkmamakla ve yabancılarla irtibata girmemekle, ya da tüm çevreyi kendi bildikleri, alıştıkları şekle sokmakla olur. Iki durumda da sonuç kapalı bir dünya yaratma eylemindedir. İlk durumda ya yabancılarla hiç irtibata girilmez, girilse bile sürekli tanıdık çevredekilerle olur. İkinci şıkkı ya misyonerler üstlenir, ya da İŞİT gibi gruplar.

Böylelikle sırf kendi içlerinde yaşadıkları için grub körlüğünden de dem almış olurlar. Herkesin kendileri gibi hareket ettiğinden yola çıkarlar. Değişik davranış ile karşılaştıkları zaman ise,  gerçek "doğruyu" bildikleri için, çünkü tek doğru kendi öğrendikleridir, misyonerlik yapmaktan da çekinmezler. Misyonları herkesin saadete gelmesini sağlamaktır. Hatta ve hatta saadete gelmek istemeyenlerin zorlanmasında da bir sıkıntı görmezler.

Dışa bağlı yaşam şeklinin yukarda da değindiğimiz gibi getirdiği düşük enerji seviyesinden hariç başka hangi etkenleri vardır? Dış odaklı yaşam şekli hataya yer vermez, verse bile bunun kendisinden kaynaklandığını kabul etmez, çünkü o sürekli söyleneni yapmıştır. Emir kulu için hata yoktur, çünkü hata olduğu zaman suçlanacak sürekli bir günah keçisi bulunur, ona göre ya bizi çekemeyenler vardır,  ya da bizi tuzağa düşürmek isteyen düşmanlar. Bu nedenle Türk'ün asla Türk'ten başka dostu yoktur, çünkü herkes gözünü bize dikmiştir. Hata olmadığı için de öğrenme ve dolayısı ile düşünme yoktur. O bildiği şeyleri tekrarlar. Yanlış olduğunu bilse bile sırf huzur kaçmasın diye çoğu zaman yanlış şeylere göz yumar. Çünkü düşünme yap-boz gibidir. Düşünme olan şeyleri anlamak için parçalara böler, böldükten sonra değişik bir şekilde tekrardan birleştirmeye çalışır. Hepsini kendisi yaptığı için anlaması daha da kolay olur.

Içten gelen motivasyon dış motivasyonun tam tersidir. Ne kadar dış motivasyon emir kulu ise, o kadar da iç motivasyonlu kendi buyruğu altında çalışmayı, içinden gelen sesi dinlemeyi yeğler. Sırf kendi deliliğini yaşayabilmek için tüm bağları koparmaktan da korkmaz. Özgürlük onun ruhunda vardır. Kendi potansiyelini keşfetmesi için özgür olması şarttır. O kendine söyleneni sırf büyüklerin söylediği için kabul etmez, o herşeye şüpheli bakar, soru sorar. O rahatsız eder ve enerji seviyesini yükseltir. Alişagelmişliğin dışında hareket ettiği için, her ne kadar onunla yukardaki anlamda bağ kurması zor olsa bile, bir hayli heyecanlıdır. "Herşey böyle geldi, böyle gidecek" şarkısını onun yanında unutmak gerekir.

O tek bir hayatı olduğunu bilir ve potansiyelini keşfetmek için büyük çaba sarf eder. Potansiyelinin ne olduğunu önceden bilmez, ama onu keşfetmesi gerektiğini bilir. Keşfetmek için de çok şeyleri dener ve hata da yapar. Hata yapmak onun için sorun değildir, o hata yaptıkça yapmak istediği şeyin nasıl olmadığını keşfeder ve yeni bir yöntem dener. Dış motivasyonlu asla yeni yöntem denemez. İçten motive olan için hata bir adım daha ilerlemesini sağlar. O keşfetmekten zevk alır, amacı varmak değildir, yolda olmaktır.

Yaptığı hatadan kendi sorumlu olduğunu bilir, ve dolayısı ile başkasını sorumlu tutmaz, günah keçisi aramaz. O hiç birşeyin mükemmel olmadığını, olması gerekmediğini de bilir. Mükemmel olmadığı için içindeki potansiyeli keşfetmek ister. Bu nedenle başlangıç kendisidir ve kendisini olduğu gibi kabul edip başkası olmaya çalışmaz. Gördüğü her reklamda sunulan ideal kişilerin de temsil ettikleri ürünler gibi satılık olduğunu ve erişilmesi gereken bir hedef olmadığını bilir. O yol aldıkça büyür ve büyüdükçe daha fazla yol almak ister, çünkü anlamak öyle bir şeydir: her anlaşılan şey arkasında yumak söküğü gibi daha anlaşılmayan şeyler getirir. Yumak söküğünün peşinden gitmek sevgi işidir, ancak o işi seven o zorluklara katlanabilir. İşini severek yapan "eğitilmez". Eğitim zaten kendi içindedir.

Eğitmekle insanları sadece kendinize benzetebilirsiniz, yani orta sınıf insan yetiştirebilirsiniz. Yeni problemlere yani çare arayan kesim değildir bu kesim. Herşeyin eskisi gibi kalmasını ister bu kesim. Oysa yeni problemler yeni yöntem gerektirir, bunu da daha cesaretli kişilerin sayesinde çözülür. En iyisi problem ortaya çıkmadan çözülürse daha iyi olur. Hayat en düşük enerji seviyesinde değil, onun kenarında gerçekleşmiştir. Onun potansiyel enerjisi sürekli çevresinden daha fazla olduğu için yaşama şansına kavuşmuştur.

İçgüdüsü ile hareket edenlerle iletişim zordur, çünkü onların kabul ettikleri alışkanlıkları yoktur. Onlar arasında kendinizi evinizde asla hissetmezsiniz. Her tanışma esnasında yeni davranış şekli belirlenmesi gerekir. Bu da ilk önce herşeyi yavaşlatır, zahmetli olur. Kurallar üzerinde teker teker anlaşma sağlanması gerekir. O zaman ikna etmek iç motivasyonlu olanlarda önplandadır, dış motivasyonlularda ise önplanda olan şekildir. Şekil yerine geldiği müddetçe arkasındaki motivasyon aranmaz. Bir yandan şekle uyup diğer yandan tam tersini yapmakta hiç sakınca görmezler. İç motivasyonlular ise tam tersine, şekle önem vermezler, karşı kişinin gerçek motivasyonunu bilmek isterler. Bu nedenle onlar için sunulan şeyin perdenin arkasındaki gerçekliğin ne olduğunu bilmek isterler, karşısındaki sahici mi, yoksa oyun mu oynuyor? Oyun oynayanın işi zordur.

İç motivasyonlu herşeyi anlamak ister. Anladığı kadar vardır. Anladığı ve doğru kabul ettiği şeyi aynen uygulamayı ister. Bu yüzden onların "eğitilmesine", terbiye edilmesine gerek yoktur. Onların amacı zaten kendilerini eğitmektir. Bu eğitim dönüşümlüdür. Dış motivasyonlu olanlar gördükleri kadar bildiği için başkasını da terbiye etmekten, ahlak bekçisi olmaktan kaçınmazlar. Herşey onlar için çok basittir, kurala karşı gelen "kötüdür" kurala uyan ise "iyidir". Ahlak bekçileri onların gözünde iyi insanlardır, çünkü onlar var olanı muhafaza etmek, değişime direnmek isterler. Sorunların kendi tutumlarından kaynaklandığını, yeni şartların yeni çözüm yöntemi getirdiğini kabul etmezler. Eğer gerçek teoriye uymazsa gerçeği bükmekten de çekinmezler. Dış motivasyonlular daha çabuk başarı elde edenlerdir ama mutsuzdurlar. İç motivasyonlular için hayat engebelidir ve bir o kadar da heyecanlıdır. 

30 Eylül 2020 Çarşamba

Karmaşa (komplexity) ile mücadele



Osman'li filmlerinin moda olması, yeni bir yaşam düzenine alıştırmak içindir. Millete orada herseyin nasıl işlediğini, emir-komutun nasıl gerçekleştiğini bir örnekle millete anlatmaya çalışıyorlar. Onlar herşeyin basit olduğu, karar verirken bile sadece iki seçeneğin olduğu (savaşmak veya savaşmamak gibi) bir dünyayı özlüyorlar. Oysa bir markete gittiğin zaman bile deterjan almak icin en az 10 deterjandan bir tanesi seçilmesi gerektiği bir dünyada yaşıyoruz, bu da çoğu insanı yıldırıyor. Karar almak için seçim çoğaldığı zaman herşey karışıyor ve bu da onları  felç ediyor. O insanların özlemi herşeyin sade ve basit olduğu bir dünyada yaşamak. Onun icin millet tek düze sakal bırakıyor, tek düze derviş kiyafeti giyiyor ve davranışları ritüelleşiyor. Çevreyi hesaplanabilir hale getirmek onları rahatlatiyor. Sırf rahatlamak için geriye dönüş furyası başlatıldı....

22 Eylül 2020 Salı

Hata kültürü ve güzellik üzerine



Herşeyin mükemmel tasarlanmış olduğunu zannetmek sadece düşünsel bir sanrı değildir, o düşünce davranışını da etkiler. Hatayı barındırmayan bir düşünce, mükemmeli sadece kendi gördüğünü, ve dolayısı ile o fikre karşı gelen herşeyin hatalı olduğunu zannedecektir. O halde hata, mükemmelden sapan düşüncenin cezalandırılması yetkiyi elinde bulunduranın  hakkı olduğu kanısı doğacaktır. Mükemmelliyet cezayı da içersinde barındırır ve bu da korku kültürünü doğurur. Mükemmeli belirleyen cezayı da belirler.

Hata aslında hata değildir. O herşeyin anasıdır. Hatasız öğrenilmez, çünkü o erişilmesi gereken ideal ile yapılmış olanın arasındaki farktır. Hatanın düzeltilmesi yapımın ideale yakınlaşmasıdır. Ideale yakınlaşmak ise gelişmenin bel kemiğidir. O halde hata yapanı cezalandırmak gelişmeyi de önlemektir. 

Hata ile sanat arasında da bir bağlantı vardır. Mesela müziğin mükemmel çalınması kulaga "ruhsuz" ve mekanik gelecektir, aynı robotların çaldığı gibi. Müziği heyecanlı kılan faktör mükemmel tasarlanmış eserin sanatçı tarafından yorumlanmasıdır. Her yorum hata barındırır, çünkü o idealden çok daha uzaktır, yani içinde hata barındırır. 

Sanat eserlerini güzel yapan yine hatadır. Kusursuz sanata "fotoğraf" da denebilir. Fotoğraf herşeyi olduğu gibi nakleder ve bu güzel değildir. Güzel olan şey sanatçının yeni bir perspektif gösterme çalışmasıdır. Bu da herşeyi olduğu gibi göstermekte değil, esere "hata" katarak gerçekleşir. Güzeli güzel yapan onun hatasıdır. Çünkü o sadece ona hastır. Onu biricik yapan hatasıdır. 

8 Ağustos 2020 Cumartesi

Reddedilmek acı veriyor


Acının ne olduğunu bilirsiniz. Elinizi sıcak bir cisme dokundurduğunuz veya elinize birşey battığı zaman acı hissedersiniz. Bu doğanın bize verdiği, korunma amaçlı geliştirdiği bir alarm sistemidir. Acı duymamış olsaydık, elimiz ilkinde yanacak, ikincisinde mikrop kapıp hasta edecekti. Aci duymak bizim hayatta kalmamızı sağlar. 

Acı sadece objelerle temas söz konusu olduğu zaman duyulmaz, reddedilmenin de acı yaptığı kesindir. Olumsuz gelişmelerden kaynaklanan travmalar da acı verir. Reddedilmek de acı verdiğine göre, acıdan kaçınmak için gösterilen tepkiler de bu bağlamda yorumlanmalıdır. Reddedilmenin verdiği acıyı dindirmek için saldırmak da bazı konumlarda bir çözüm gibi gözükebilir, ama tabii ki çözüm değildir.

Herşeyin öğrenilebilir olduğu gibi acıdan korunmak da mümkündür. Bunun alıştırmasını küçük yaşta yapmak gerekir. Çocukların her isteğini yerine getirerek, onları bu alıştırmadan mahrum bırakmakta mümkündür, "hayıra" alıştırarak erişkin oldukları zaman acıya dayanıklı olmalarını sağlamakta. Ne yapılırsa küçük yaşta yapılmalıdır, aksi halde erişkin yaşlarda bunun değişmesi o kişinin tüm enerjisini buna odaklanması ile sağlanacaktır ki, bu da boşa sarf edilmiş enerji olacaktır. 

Şimdi karşı cinse yaklaşmak isteyen, ama reddedilmekten korkan erkekleri düşünün. Çok acı çekeceğini zanneden, acı çekmemek için istediğini zorla almak isteyen birini. Sırf acı çekmemek için elde edemediğini gerekirse öldürecektir, çünkü: ya benim olursun, ya da toprağın!

Almancılar ile Türkiye'deki yaşayan Türkler arasındaki ahlakı fark

Almanya'daki yaşayan Türkler'in ahlak anlayışını iki olgu etkiliyor: 1) Türkler'in diasporada olmaları aralarındaki ilişkinin daha sıkı olmasını zorluyor, çünkü tanımadıkları bir ortamda ayakta kalmak için 

dayanışmanın gerektiğini, ve bu dayanışmayı da sadece sıkı ahlaki kurallarla sağlayabileceklerini hissediyorlar. Geleneksel ahlaki anlayış kadınlar üzerinden olduğu için, bir genç kızın karşı cinsle ilişkiye girmesi hor görülüyor. Bu yüzden Almanya'da kurallar daha katı oluyor. 2) Almanların güvenirlik derecesi yüksek olduğundan, onlarla irtibata geçmek Almanya'daki yaşayan Türkleri de bir nevi Almanlaştırıyor, üzüm üzüme bakarak kararırmış.

Türkiye'deki yaşayan Türkler'in batıya karşı bir özlem sorunu var. Onlar sırf kendi içlerinde yaşadıkları için herşeyi kendi sınırları ile sınırlanmış bir hayat sürdürmekteler. Çoğunluk böyle olduğu için istisnayı göz ardı ediyorum. Bu kesim bu durumdan sıkılmış olmalı ki, sınırları kırmak istiyor, ve dolayısı ile bir ikilem içersinde kendini buluyor, hem özgür yaşayacak, hem de kültürel ahlaki kurallara karşı gelmeyecek. Bu soruna çok pratik bir çözüm bulunmuş. Bu kesim her ikisini de yapıyor, ama kaçak yapıyor. O bir akşam çilingir sofrasını donatıp, diğer gün de cuma namazına gidebiliyor. Bunda hiç bir çelişki görmüyor. Veya hem ahlaki değerlerin önemini savunuyor, diğer taraftan da sevgilisi olmasında hiç mahsur görmüyor. Everything goes!

Almancıların bu nedenle Türkiye'de geri kalmış algılanması çok doğal. Aynı şekilde almancılar da Türkiye'de yaşayan Türkleri tutarsız olarak algılıyor, çünkü elle tutulacak bir yanları olmadığını düşünüyorlar. Ama iki tarafta birbirinin eksiğini tamamladığının hiç farkında değil. Almancılar sabun gibi elde kaymayı istiyor, çünkü Almanya'daki katı hayattan sıkılmışlar, Türkiye'de ki Türkler ise biraz daha özgür ve tutarlı olmayı özlüyor. Bazen bu tavır almancılarda Türkiye'deki genç kızların daha kolay elde edildiği yanılgısını doğurabilir.  

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Demokrasi ve düşmanları üzerine düşünceler


Demokrasi kendi kararını almak istemeyen, ve güçlü bir şahsın arkasında güvence duyanların çok olduğu bir ortamda doğar.

Diğer taraftan anarşiye benzer durumun artması onu organize eden gücü de beraberinde getirir. Her ne kadar, gücü o karmaşayı organize etmek için almış olsa bile, gücün cazibesi onu daha da fazla güç toplamaya sevk edecektir. O güce tapacaktır, gücün sınırlı olmadığı durumlarda.

Beceriksiz ve kendini iyi pazarlayabilen bir kişi halkı kandırarak başa geçebileceği gibi becerikli ama kendini pazarlamasını bilmeyen birinin secilemeyeceği durumlarda demokrasi sürekli tehdit altındadır. Buna en iyi önlem kendi özgüvenini yükseltecek ve sorumluluk taşıyabilecek fertleri yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim sistemidir.  

Sistem içerikli sorunların insanın enerjisini emip onu edilgen hale getirmesi, yani başka değişle değişime direnç gösteren bir sistem, demokrasinin çökmesini de hızlandıracaktır, çünkü bazı şeyleri değiştirmek için kendini güçsüz hisseden biri, güçlü birinin arkasında gizlenip tüm sorunların çözüleceğini umacaktır. O kendini edilgen hissettigi için teslimiyetci bir tavir sergileyecektir, yani sorununun cevabını başkasından bekleyecektir. Bu da onu inançlı kılar.

Bilinmezlik demokrasinin getirdiği alışılmadık bir durumdur, çoğu şeyleri bilmediğimizi kabul edip, ortak kararda konsensüs aramanın insanlar arası iletişimin ne kadar gerekli olduğunu ve rıza almanın önemini gösterir. Direktif yerine rıza olmak ön plandadır demokraside.

Demokrasi için özgürlük ve sorumluluk olmazsa olmazlardandır. Devlet ise kendi ayağının üstünde durmak isteyeni, yani risk alanı sosyal ağı genişleterek desteklemelidir. Başka bir insana bağımlı olarak özgür olunmaz. Bağımlı kişi eninde sonunda karşı tarafa faturayı ödeyecektir. Bağımsızlık demokrasinin temel taşıdır. 

12 Haziran 2020 Cuma

Karar almaktan sakınmak


Karar almak için ne gerekir? İlk önce karar alınması gereken olgu hakkında bilgi sahibi olmak gerekir ki, bu geçmiş zamanla ilgilidir. İkincisi o olgunun şu anki durumu hakkında fikir sahibi olunması gerekir, bu da şimdiki zamanı temsil eder. Ve nihayetinde o olgunun gelecekte ne yapabileceği hakkında fikir yürütebilmek gerekir, buna da regresyon denir, yani ileriye dönük tahmin.

Bilinmesi gereken şey bizim hiç bir zaman bütün bilgiye sahip olamayacağımızdır. Eski bilgilerin tümüne ulaşmak artık mümkün değildir, çünkü eski durum geçmiştir ve biz şu anki durumumuzdan yola çıkarak geçmiş hakkında varsayımda bulunmamız gerekir. Bu da sürekli eksik olacaktır. Şu anki durum hakkında da bilgimiz eksiktir, çünkü tüm etkenler hakkında yine bilgimiz kısıtlıdır ve kelebek etkisi gibi küçük etkiler büyük hasarlara yol açabilir. Gelecek hakkında bilgimizin kısıtlı olduğu da aşikardır.

Geçmiş olgular hakkında bilginin kısıtlı olması onun bilinmemesi anlamına gelmez. Eğer yeterince deneyimli isek o olguya benzer şeylerin benzer durumda ne yaptığını ölçer, bizim problemimize uyarlamasını deneriz. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta olguların yeterince benzer olması ve benzer şartlarda benzer şekilde sorunlara yanıt vermesi olacaktır. Buna kıyaslama veya uyarlama da denebilir.

Bunun haricinde kompleks bir konu hakkında fikir sahibi değil isek, konuyu daha basit parçalara bölüp, parçaları çözdükten sonra tekrar birleştirmeye gidilebiliriz. Buna da redüksiyon (indirgemek) denir. Buradaki problem kompleks bir problemin indirgenebilir olması. Bu sorun yaratabilir, çünkü problem gerçek anlamda komplekstir ve bölünmeye izin vermez, veya tekrar birleştirmesi sorun yaratabilir.

Görüldüğü gibi karar verebilmek için yeterli bilgiye ihtiyaç vardır. Bilgi ne zaman yeterlidir? Özgüveni az olan kişi kesinlikle hiç bir hata kabul etmeyecektir ve "tüm" bilgiye ulaşmak isteyecektir, her ne kadar tüm bilginin ne olduğu bilinmese de. Bu tip insana mükemmeliyetçi de denebilir, mükemmel olmak isteyen, hiç hata kabul etmek istemeyecek ve dolayısı ile hiç karar veremeyecektir, çünkü her bulduğu çözüm ona mükemmel görünmeyecektir. Bu tip insan karar vermekte aciz kalmaz, aynı zamanda başkasını suçlamaktan da çekinmez, çünkü hata olduğu zaman, bunu yapan birinin de olması gerektiğini düşünür. 

Verdiği karardan sürekli şüphe eden biri ise kontrol hastası olandır, bu da verdiği kararı sürekli revize edip tekrar başa dönme eğilimlidir. Bir karar verir, sonra pişman olur kararını geri alır, tekrar düşünür, acaba verdiği kararı revize etmek akıllıca mıydı? diye kendi kendine sorar ve karınını tekrar değiştirmek ister. Belki sonsuza kadar bu böyle gidebilir. Sonuç olarak bu tip insanlar da karar veremeyecektir.

Bir de bilginin yeterli olmadığını ama problemin ana hattının nasıl olduğunu kavrayanlar vardır, bunlar bir strateji geliştirir, deneme yanılma ile problem etrafında bir çember çizer, her denemede çemberi biraz daha daraltıktan sonra çözüme daha yaklaşır.  Buna da bilimsel metot denir. Burada yapılan hata bir sonraki stratejiyi belirleyeceği için hata yapmaktan korkulmaz. Hata stratejinin bel kemiğidir zaten.

Sorumluluk duygusu ilk iki örnekte yoktur. Karar veremeyen sorumluluk üstlenmez, birşey de öğrenmez zaten. O dışardan izleyen ve yagılayan hakim gibidir: kendisi birşey yapmaz ama yapanları eleştirmesini bilir. Karar almak cesaret işidir, hata yapma cesareti. Hata yapmayan aktif olmayandır. 

13 Mart 2020 Cuma

Neden hikaye anlatıyoruz?



İlk önce hikaye anlatmanın yararından bahsetmek gerekir. Hikaye insanın aklında kolay kaldığı için anlatılır. Hikayenin bir başlangıcı, ortada sürüveni ve bir de sonu vardır. Bu üç ayrım hikayeyi anlamakta kolaylık sağladığı gibi anlatanın da bu forma uyması daha kolay takip edilmesini sağlar. Hikayenin anlaşılması ve daha akıcı olması için heyecan uyandıcı elementlerden faydalanması kaçınılmazdır. Her ne kadar anlatılmak istenilen olay gerçekleşmiş olsa da heyecan uyandırıcılarla gerçeğe sadık kalmak önde gelen hedefler arasında yer almaz. Hikayenin asıl amacı dinleyicide etki yaratmaktır. O halde gerçeklik önplanda değildir. Gerçek olmayan olguların bile gerçekleşmiş gibi anlatılması mümkün olduğu için hikayenin şekli kadar özü de önemlidir. Hikayenin özü anlatanın anlatma ve anlayanın da anlama kabiliyetine bağlıdır. O halde hikayeyi anlatanın hangi kesime anlattığını çok iyi bilmesi, o kesim ile empati kurması şarttır. 

Hikayeyi anlatan kadar dinleyenin de önemi vardır. Dinleyici hikayeyi deşifre etmek zorundadır. Deşifre edici de aynı zamanda kendini anlatanın yerine koyabilmesi gerekir. En azından anlatanın kelime haznine, kullandığı resimlere hakim olmalıdır, yani onun da empati kurma kabiliyetine sahip olmasi gerekmektedir. Hikayeyi anlamakta empati şarttır ama yeterli değildir, dinleyici hikayeden bir kıstas da çıkarmalıdır, yani hikayenin ne için anlatıldığı, hangi noktalara vurgu vurduğu konusunda fikir yürütmesi de gerekir. Bunlar hikaye içinde saklıdır, ama ona doğrudan vurgu yapılmaz. Hatta ve hatta anlatan onları özellikle gizler, çünkü o dinleyenin de düşünmesini ister. Sonucu kendi düşüncesi ile ortaya çıkartmasını ister. Eğer anlatan gizlemeyi iyi başarırsa hikaye dinleyen için sürükleyici olur ve sonuna kadar dikkatini ona verir.

Kıstas çıkarmak her zaman için kolay olmayabilir. Hatta ve hatta bazen ne anlatan ne de dinleyen bunun farkındadır. Onlar duyduklarını sadece aktarırlar. Onların beklentisi dinleyicide heyecan veya etki yaratmaktır. Sadece etki peşinde koşan hikayede gerçeklik aramaz. Etkinin uğruna gerçeklik yoğrulur ve bükülür. İşte burada anlatılmak istenilen şey uydurma halini alır, yani bir "hikaye" oluşur. Gerçeklik çok yalın, süssüz ve can sıkıcıdır. Etki yaratmaz. Gerçeklik doğru peşindedir. Onun gelişme potansiyeli vardır. Her ne kadar gerçekliğin ne olduğu hakkında fikir sahibi olmasak da, onu yalan ve yanlıştan ayırt etme yeteneğini geliştirmemiz mümkündür. Hikayede ise makul olan etki yaratandır, etki yarattığı için de gelişme kaydetmez, çünkü o doğruyu ve yanlışı bilemez.




7 Mart 2020 Cumartesi

Neden delilere ihtiyacımız var?


Kültürel açıdan bakıldığında toplumu bir arada tutan unsur ahlak, kural, değer ve yargılardır. Bunlar toplumu bir arada tuttuğu gibi toplumun başka yöne de gitmesini engeller. Bu nedenle bu tarzı benimseyenlere tutucu denir.

Tutucu eski değerleri muhafaza etmek ister. Ne kadar eski değerler muhafaza edilirse insanların o kadar davranış alanı sınırlanır. Toplumu bir arada tutmanın faturası örülmüş sınırlarla ödenir. Yani insan kendi kendini bağlamış olur.

Bu zincirlerden kurtulmanın yolu delilikten geçer, çünkü toplum kurallarına uyana akıllı, uymayana ise deli denilir. Bu gerçek anlamda aykırı davrananın zihinsel sorunu olduğundan değil, sadece sürüden ayrıldıktan sonra ona yakıştırılan sıfattır. O toplumca delidir, çünkü bilinmiş sınırlar dışında hareket eder.

Toplumun ilerlemesi işte tam bu delillere bağlıdır, çünkü onlar değişimi sağlayabilecek tek güçtür. Sınır ötesinde seyir edenlerin toplum için iyi/kötü şeyler getireceği baştan belli değildir.  Bunu hiç kimse önceden bilemez. Onların topluma sağladığı katkı en azından toplumun şimdiye kadar ki alıştığı davranışları sorgulamak olacaktır.

Toplumun da bu delileri yaşatabilecek esnekliğe, hem değişimi hem de eski alışkanlıkları sürdürebilecek kapasiteye sahip olması gerekiyor. Çok fazla esneklik kuralsızlığa, çok fazla tutuculuk ise hareketsizliğe sebep olur.

1 Mart 2020 Pazar

Medya nasıl yalan söyler?


Medya elindeki imkanları kullanarak çeşitli şekilde yalan söyleyebilir, mesela gerçekleşmemiş olayları gerçekleşmiş gibi yansıtabilir. Bu tür yalanlar çok çabuk ortaya çıkacağı için medyanın elinde başka yalan söyleme yöntemi daha var: gerçekleşmiş şeyleri gizlemek veya söylememek gibi, onlar hiç olmamış gibi davranmak. Medya, haber sayfalarını en gereksiz olaylarla süsleyip dikkati önemsiz konularda odaklamayı sağlayabilir, bu da yalan söylemenin başka bir türüdür. Yalan, bu defasında doğru söyleyerek de olur. Onun için söylenilen şeylere değil, söylenmeyen şeylere bakmalıdır.

Medya, görevini görülen şeyleri aktarmakla yetinmemeli, aynı zamanda araştırma vakti olmayan okura o olayın ne ile bağlantısı olduğunu da göstermek zorundadır. O sorulmayan soruların sözcüsü olması gerekir. O birşeyin gerçekleşmeden gerçekleşebileceği ihtimalini göstermelidir. Tabii ki medya bir medyum değildir, ama olasılıkları tartışmak medyanın herşeyi bilmesi gerektiği anlamına gelmez, sadece en kötü olasılıklara karşı önceden tedbir alınması gerektiğine işaret etmesi gerekir. O sadece burnunun önündeki olaylara işaret ediyorsa, olaylar arasındaki bağlantıyı kaçırır. 

29 Ocak 2020 Çarşamba

Biz neden böyleyiz?

Yukarıdaki soruyu biraz açmak gerekiyor. Neden böyleyiz? sorusu içinde en az üç unsuru barındırıyor:

1) Içinde bulunulan durumdan hoşnut olmamak.
2) Bulunduğu durumun nedenini bilmemek ve
3) çaresizlik içersinde yakınmak.

Birinci şık duygusal bir durumu teşkil ediyor. Birşeylerin iyi gitmediğinin farkında olup elinin kolunun bağlı olduğunu hissetme duygusu. Bu, kalıbı büyük elbiseyi denemeye benziyor. Elbisenin vücudunuza uygun yapılmadığını hissediyorsunuz ama ayna olmadığı için de neresinin  uymadığını göremiyorsunuz. 

Yukarda bahsi geçen sorunu çözmek için "aynaya ihtiyaç" var deyip geçmek mümkün. Durum böyle olunca bir bilinmeyenin yerine diğerini eklemiş olacağız ki, durum yine anlaşılmayacak. Pekala bu ayna ne olabilir?

Değişim için "görmek" şart. Görmek fiili kıyaslamaya dayalıdır, görmek en az iki şeyi kıyaslar. Bu şeyler nelerdir? Birincisi insan deneyimidir. Ikincisi ise duyguları.

Her edinilen deneyim bilince intikal etmez.  Deneyimin farkında olunması da şarttır. Farkındalık, görülen şeyi dile dökmek ile alakalıdır. Dile dökülmeden birşey farkındalık yaratamaz. O halde görmek için o güne kadar edinilmiş deneyimlerin dile dökülmüş olması gerekir. 

Yukarıdaki elbise örneğine tekrar dönmek gerekirse, elbisenin neresinin uymadığını ifade edebilmek ve bunu terziye anlatabilmek için birkaç kez elbise denemiş olmak ve uyumlu elbise ile uyumsuz elbisenin arasındaki farkı bilmek gerekiyor ki, terzi ne yapacağını bilesin. Terzi ile aynı dil konuşulamazsa iki şahıs arasında anlaşma gerçekleşemeyecektir. Anlaşma imkansızlaşır. O halde kendi deneyimin yanında herkesin anlayacağı ortak bir dile de sahip olmak gerekir.

İlk önce duygu ve deneyimi dile dökmek, sonrası ise bu deneyimin daha önce nasıl ifade edildiğini bilmek gerekir. Deneyiminizi kendi dilinizle de ifade edebilirsiniz, kimse teyit etmezse siz sadece kendi kendimizle konuşuyor olacaksınız ve hiç bir iletişim gerçekleşemeyecektir. 

Herşey tabii ki elbise gibi bir çabut parçası olsaydı anlaşma daha kolay olurdu. Şimdi deneyimler çok çeşitli ve insanlar arası mesafe uzak olduğu için deneyimleri dile dökme yöntemi geliştirildi, buna da kitap deniyor. Kitaplar insanlar arası ortak dili kurmakta ve geliştirmekte çok faydalıdır. 

Görüldüğü gibi anlaşmak için deneyimleri herhangi şekilde başkasına aktarmak gerekiyor. Başka bir deyimle buna enformasyonun akışını sağlamak da denebilir. Tek kişinin deneyimi bir halkı kalkındırmaz, o deneyimin ortak deneyim haline gelmesi ve herkes tarafından kullanılması da sağlanmalıdır. Herhangi enformasyon tıkanıklığı insanın kendi kendini fark etmesini engelleyecek ve edilgen olduğu hissini doğuracaktır. Insan kendi dilini bularak kendi dünyasını kurduğu zaman ve bu dünyayı başkaları ile paylaştığı zaman etkin bir hayat sürdürecektir.