10 Kasım 2017 Cuma

Anlam üzerine

En büyük sorunlardan biri bazı şahısların söylediği gibi "beyni boşaltmak" değil, çevrede gerçekleşen şeylere anlam vermektir, çevreden aldığı onca enformasyonlara anlam verememesidir. Enformasyonun olmaması insanı rahatsız etmiyor, enformasyonun çokluğu karşısında kayıtsız kalması insanı korkutuyor.

Kolaya kaçanlar anlam vermenin keyfi olduğu, bu nedenle her anlamın eşdeğer olduğunu savunur. Herhangi bir anlam vermek yerine vermemek daha uygun olduğu, çevreyi anlamak yerine anlamamanın erdemli bir yol olduğunu vaat eder.

Herşeye kayıtsız kalmak bu denli erişilmesi gerelen bir hedef midir? Bu insanı ne kadar mutlu kılar? sorularının yanıtlanması gerekir. Aslına bakılırsa herhangi bir teori hiç bir teoriden daha iyidir. Nedeni ise çok basit. Bilinçli olarak bizler teori bazında hareket ederiz. Biz edindiğimiz değerler doğrultusunda hayatımızı sürdürürüz. Tabii ki bilinç altının da etkisi büyüktür. Ama onu şu anda tartışma konusu yapamayız.  

Kendini herşeyin üstesinden gelebilen biri olarak görenin dünyaya yaklaşımı ile kendini yetersiz gören birinin yaklaşımı arasında fark vardır. Bu fark kendine güvenle açıklanabilir. Kendine güvenen biri için dünya kendi çabasına yanıt veren bir yerdir. Aldığı geri bildirim ile tekrar teorisini düzenler ve dünyaya tekrar sinyal gönderir. Sınama ve yanılma ile kendi hatalarından öğrenir be dolayısı ile kendine güveni daha da artar. Kendini yetersiz görenin davranışı tam tersidir.

Anlam sorumluluk üstlenmektir. Kendi hayatının kendi elinde olduğunu kavrayıp onu tesadüfe bırakmamaktır. Anlam herhangi bir teorinin arkasına sığınmak da değildir. Teoriler ne kadar yardımcı olsa da bu şahsın isteğine, ihtiyacına yanıt vermez. İnsan kendinden önce söylenmiş şeyleri bilmelidir, ama bunlar kendi hayatını inşaa etmek için sadece bir basamaktır. Kullandıktan sonra atılmalıdır.

Anlam ebedi birşey değildir, ömrü sonsuza kadar sürmez. O sadece o şahsın kat ettiği evreye işaret eder. Anlamın derinliği o kişinin kat ettiği evrenin göstergesidir. Derin anlam daha detaylı ayrımı da beraberinde getirir, başka deyişle o seçim yaptırır.  Her ayrım yeni bir anlam çerçevesinde bütünleştirilmesi ve dolayısı ile bir üst evreye dönüşmesi de gerekir. Aksi taktirde ayrımlar başı boş bağlantıdız havada kalır. Ayrım ve bütünleşme soluk alıp vermek gibidir, bunlar bir bütündür.

İnsan anlam verebildiğinde: ne oldumsa kendimden oldum, der. Kendi durumuna günah keçisi aramaz ve yapması gereken şeyin ertelenmesinde bir anlam göremez, çünkü ona kısıtlı verilmiş zamanı en iyi şekilde değerlendirmesi gerektiğini bilir.    

29 Ekim 2017 Pazar

Demokrasi ve düşmanları

Demokraside insan çatışmadan kaçmamalıdır. Söylendiği gibi herşey doğru değildir ama tek bir doğru da yoktur. Herşey kişiler arası anlaşmadır. Anlaşmayı göz ardı eden despot, herşeye duyarsız kalan ise umursamaz olur. Her anlaşma küçük ölçekte çatışmayı da beraberinde getirir. Çatışmanın sonucunda kişilik daha da olgunlaşır. Bu nedenle insanların birbirine ihtiyacı vardır, çatışırken kendisini bulmak için. Bir diğer öge ise anlaşmanın boyutudur: bu anlaşmanın asıl gayesi nedir? Bireyi tatmin etmek için mi, yoksa bütüne hizmet etmek için midir?

Anlaşmaların bütünü sisteme ve dile yansır. Sistem anlaşmanın kabuklaşmış halidir. Her anlaşma tarafların gönüllü uymak istediği sınırı gösterir, hem güvence sağlar hem de tarafları uymaya davet eder. Her anlaşma değişik isteklerin harmanlaşmasından ortaya çıktığı için onun ömrü bir sonraki anlaşmaya kadar sınırlıdır. Bu anlaşmanın hem eksik olduğunu hem de yeni gelişmeleri kapsamadığını gösterir. Her yeni ihtiyaç yeni bir anlaşmayı beraberinde getirecektir. Dolayısı ile anlaşmaların hükmü bir dahaki masaya oturuncaya kadarki zaman aşamasıdır. Ev evreler kolaylıkla zihinde kalması için adlandırılır. İyi dil öğrencisi böylelikle içinde bulunduğu sistemi de öğrenmiş olur.

Kısacası demokrasinin getirdiği insan tipi uzlaşmacı bir insan tipidir. Hem kendi isteğini bilen hem de bütünü düşünmesi gereken biri. Kendi isteğinin bütünde yok olmaması için bütüne karşı takındığı tutum kendi benliğini oluşturur. O, kültürün bir parçasıdır ama yine birey olabilmesi için kendini toplumdan soyutlaması gerekir. O, toplumun hem içinde hem de dışında olmalıdır. Toplum içinde eridiği zaman kendini kaybeder, kendini toplumdan soyutladığı zaman ise yönünü şaşırır. O, kendine orta bir yol bulmak zorundadır. 

O halde demokrasi kendi yetisine güvenen ve başarısının ve başarısızlığın kendi hünerine dayalı olduğuna inanan insan tipi yetiştirir, yani demokrasi insanı özgürleştirir. Kendisi gibi diğer insanların da aynı hakka sahip olduğunu bilir. Bir zamanlar aslında komunizmin istediği ama başaramadığı herkesi eşit kılan bir sistem geliştirmiştir demokrasi. Herkes birbirine benzediği için demokraside can sıkıntısı tavan yapar.

Bireysellik tavan yaptığı zaman insanların bir oraya bir buraya "itilmesi" (flexibility) daha da kolaylaşmıştır, bu da kökenini kaybetmesini sağlar. Artık kendisini dış kuvvetlerin emri altında yaşayan bir zombi gibi hisseder. Git gide hissetmeyi dahi yitirir. Özgürleşmiştir ama kendinden de uzaklaşmıştır. Bu tip insanlar tekrardan hissetmeyi özgürlüğü kaybetmek uğruna olsa bile yine de ister, yeter ki tekrar bir yere ait olduğunu anlasın. Birinin hümayesi altına girip korunmak uğruna özgürlüğünü satmaya hemen hazırdır o. Birinin yol göstermesi özgürlüğün getirdiği tüm sorumluluk yükünü elinden alır ve rahatlık vetirir. Bu kadar çabuk değisken bir dünyada aradığı huzur ve rahatlıktır, özgürlük onu korkutur. Karşısına çıkan huzuru veren ve sorumluluğu üslenen her insana rahatlıkla itaat edecektir. O sahsın doğruyu söyleyip söylemediği pek de önemli değildir. Liderin yapması gereken işlem, olan biteni basitleştirip güven havasını sağlamasıdır. Bunu yaptığı sürece özgürlükten kaçan kendini tüm çatışmanın dışında güvencede hissedecektir. Açıklamanın ve yorucu anlaşmanın yerini emir almıştır, ne demişler: emir demiri keser.

Şimdi özgürleşmeyi başaramayan ama özgürlüğün getirdiği o soğuk havayı soluyan tipler de vardır. Bu tiplerde bıkkınlık yoktur, ama onlarda bir eziklik vardır. Onlar özgürlüğün getirdiği maddi değerlerden pay alamamış, kenarda kalanlardır. Onlar gerçek anlamda ezilenlerdir. Bu iki tiplemenin, yani tekrar hissetmeyi isteyenlerle "unutulmuşların" ortak yanı özgürlükten kaçıştır.

8 Ağustos 2017 Salı

Tanrı kavramının getirisi götürüsü

Bilinen odur ki, tanrı kavramı içersinde mükemmeliyetçilik, gerçeklik arayışı, hakikati bulmak,... gibi öğeler barınmaktadır. Tanrı yolunda olan biri veya tanrı olmak isteyen biri tanrı gibi aynı öğelere sahip olmak isteyecektir. Bu nedenle herşeyin arkasında bir "gerçek" arayıp duracaktır.

Hayat ne olursa olsun, biz gerçekleri kavrayacak veya bulacak bir yapıya sahip değiliz. Biz kusurlu yaratıklarız. Eksik yaratıldığımız için de eksikleri doldurmamız şart. Eksikleri bilgi ile dolduruyoruz. Yanlız bu bilgiler hiç bir zaman mükemmel olamaz. Bilgi eski bir pantalonu yamalamaya benzer. Pantolonun bir orasını yamarsınız, bir de bakarsınız ki, diğer tarafı sökülmüş. Amaç hiç bir zaman mükemmel pantolon giymek değildir. Amaç pantolonun bizi soğuktan korumasıdır.

Mükemmel pantolon arayan birinin amacı ile yeteneği arasında uçurum olduğu için hiç bir zaman çalışmaya cesaret etmeyecektir. Çünkü o uçurum onu felç edecektir. Oysa bilgi adım adım keşfedilir. Bilgi kendinden önce edinilmiş bilgi üzerine tamamlayıcı görevi görür. Başlangıçta  kafanızda ilk önce "pantolon" imgesi vardır ama nasıl yapacağınızı bilmezsiniz. İlk atacağınız adım sizi hedefe götürüp götürmeyeceğini çok kısa zamanda anlarsınız. Hedef uzakta ise amaca başka türlü ulaşmayı denersiniz. Olmadı yönteminizi değiştirir tekrar denersiniz. Bu yönteme sınama ve yanılma yöntemi denir.

Her sınama ile siz o pantolonun nasıl olmadığını anlarsınız. Bu sayede hem deneyim kazanmış, hem de olmayan olasılıkları elemiş olursunuz. Pantolonunuz evrimselleşir. Yavaş yavaş pantolona benzer hal alır. Pantolon gökten pantolon olarak düşmez. O zaman ile oluşur. Evrime inanmayan mükemmeliyetçi, pantolonun gökten düştüğünü zanneder, çünkü o sürekli dükkandan hazır pantalon almıştır, onun nasıl yapıldığını bilmez. Nasıl yapıldığını bilmiş olsaydı hiç birşeyin arkasında "hakikat" yaramazdı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

TV programının dayanılmaz hafifliği

Son zamanlarda cinayet şeklinin değiştiğine dair gözlem yapmak kaçınılmaz olur. Yaşadığım kasabada mesela son bir kaç yıldır gözlemlenen bir fenomen ortaya çıktı. O da baş kesmesinin normalden çok fazla artmış olması ile ilgili. Hatta ve hatta şunu söylemek de mümkün: eskiden baş kesme hiç yokken, neden aniden hortaklık vermesi kafalarda soru işareti uyandırıyor. Tabii ki olay katillerin normal olmayışı ile açıklanabilir. Ama şu hayatta ne normal ki? Hem normal nedir? Bu açıklama şekli o halde birşey ifade etmiyor. Kolaycılığığa kaçmamak için kafamda dolaşan bir hipotezi sunmak istiyorum. Tabii ki bu kesin bilgi değil, en azından bu konuda çalışma yapmak isteyenler için ön ayak olabilir. Keşke yanıldığımı gösterebilselerdi. Ama bazı bulgular tezimin doğru olduğuna işaret ediyor.

Tez şöyle: herşeyin modası olduğu gibi katillerin de öldürme şeklinin modaya uyduğudur ve bu modanın tv ve politik tarafından şekillendirdiği görülmektedir. Eskiden mertlik ön planda olurken, mertliğin simgesi kurşun veya bıçaklamak sayılırdı, şimdi bunun yerini boğaz kesme almıştır. Boğaz kesmenin moda olduğunu nereden görüyoruz?  Bazı politik ve yeni benimsenen kültürel faktörlerin büyük bir etki yaptığı kaçınılmazdır. Sürekli ölüm cezasının ekranlardan düşmemesi ve çoğu dizilerde boğaz kesmenin mertlik olduğunu göstermeler öldürme şeklini ve merhamet duyma yetisini birebir etkilediğine kesin gözü ile bakmak gerekir, çünkü türk halkının büyük bir çoğunluğu tv tarafından eğitiliyor.

Ekranlarda sürekli şiddet unsuru taşıyan dizi ve filmlerin, ahlak üzerine dayalı söylemlerin arttığı bir ortamda en küçük bir olay şiddeti tetikleyeceğini anlamak pek de güç olmayacaktır. Kaldı ki, bi cinayeti işleyen kesimin bu tür nedenselleşmeleri beklediğini göz önünde bulundurursak, en küçük kıvılcımın felakete uğratacağını anlamak fazla kafa yorucu bir işlem olmayacaktır. Atasözünün biri, bir adama kırk gün deli dersen deli olur, der. Ekranlarda sürekli aynı mesajı alan biri de o mesajın dogru olduğunu, gerçek ahlak kurallarını teşkil ettiğini, ahlak kurallarını nasıl savunulması gerektiğini bilecektir. Hatta bu tür "sorun çözmenin" tek ve haklı yöntem olduğunu zannedecektir. "Çözüm" üretirken eski yöntemleri ahlaki kurala göre taklit etmek ve aynı metodu kullanmak fazla düşünme istemeyenler için büyük bir nimettir.

28 Haziran 2017 Çarşamba

İş yapanı teşvik etmek üzerine

Gözlemlerime dayanarak söylemek gerekirse iş yapmanın toplum içersinde pek çekici birşey olmadığını görürüz. Ebeveynler çocuklara zarar gelmesin diye ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmasını istemezler. Onların ihtiyacı olan herşeyi kendileri yaparlar. Oğlum kızım sen şunu yapma, bunu yapma gibi tavsiyelerde bulunurlar. Diğer tarafta iş yapanları küçümseyici tavır sergileyenler de çoktur. İş yapanların aptal olduğunu tavırları ile belirtirler. Belki de "akıllı" gözükmek için toplumda "müdür" olmak çok rağbet bundan dolayı görür. Herkes çocuğunun gelecekte bir müdür olmasını ve dolayısı ile bu çocuklar büyüdüklerinde anne sütü ile emdikleri o duyguları iş görüşmelerinde de sergilerler. Ne olmak istedikleri sorulduğu zaman verilen yanıt: müdürdür.

Bu zihniyetin iş yapanı mükafatlandırmak yerine cezalandırdığı ap açık bellidir. Ebeveynler çocukların işini yaparak onları deneyimsiz bırakıyor, onlara yanılmayı  sabretmeyi ve başarının tadını çıkartmayı öğretmiyor. İşinde ekspert olmanın çaresinin sabırla bir işin peşinde koşarak şimdiye kadar denenmemiş yollardan gitmenin şart olduğunu öğretmiyorlar. Öğrettikleri tek şey çalışanın sırtından geçinmenin "akıllıca" olduğunu tavır ve davranışlarla sergilemek oluyor.

Bu tür davranış "ahlak" kuralı olursa eğer, gerçek anlamda çalışmak isteyen insan sayısı az olacaktır. Herkes herkesin sırtından geçinmek isteyecek, o gücü elde edenler ise statükoyu korumak için ellerinden gelen herşeyi yapacaktır. İnsanlar sadece çevresindekilerin nasıl üstesinden gelebilecekleri ile meşgul olacaktır. Ortaya çıkan sınıf takımı orta şekerli, değerlerine çok sıkı sarılan tutucu bir toplum olacaktır. Bu toplum yeni davranışları ahlak kurallarına aykırı geldiği için kınayacaktır. Tüm enerjisini toplumu bir arada tutmak için harcayacaktır. Dahası herkes herkesi gözlemlediği için sağlıklı bir takım çalışması ortaya çıkmayacaktır, çünkü hiç kimse çalışmanın mükafatlandırılmadığı bir ortamda görev üstlenip sorumluluk taşımak istemeyecektir. 

Oysa yeni deneyimler eski bağları zorlayarak yepyeni bağlar kurmaya dayanır. Onlar sürekli "ahlak" kuralları ile karşı karşıya kaldıkları için "ahlaksız" sayılırlar. Hiç gidilmemiş yolları izlemek için de bu ahlaksızlığa katlanmak ve katlananları da teşvik etmek gerekir. Hiç kimse neyin neye yol açacağını önceden bilemez, bilemediği için de çok deneyip içinden olumlu çıkan olguları elemek gerekir. "Ahlak" kuralları birşeyi gerçekleşmeden önbilgiye sahip olduğunu zanneder. Ahlaklı olmak için yukarda anlatılan "ahlaksız" toplum içinde büyüyen biri mutlaka ahlaksız olmalıdır ki alışılanın dışına çıkabilsin.

26 Haziran 2017 Pazartesi

Yalan söylemek ve güven üzerine

Herkes bilir ki, ebeveynler çocukları avutmak için, erişkinler de verdikleri sözü tutmadıkları için yalan söylerler. Her ne kadar bu tür yalanlar "zararlı" olmasa bile, sadece o anı kurtarmak için veya karşıdakini yaralamamak için söylenen "küçük" yalanların büyük sonuçlara neden olabileceğini çoğu insan anlayamaz. Her ne kadar kötü niyet olmasa bile bu tür yalan söyleme belli bir kültüre ön ayak olur. Amaç yalan söyleyeni ne cezalandırmak ne de lanetlemektir, amaç bu tür davranışın doğurduğu kültürü göstermektir.

Yalan söylemekle insan sürekli kendi kendine kaçış kapısı bırakmak ister. Verdiği sözü tutamayacağını bildiği halde kendini küçük düşürmemek için söylenen yalanların yanında,  kasıtlı olarak yalan söyleyenler de vardır ki, hepsinin mutlaka gizledikleri birşeyleri vardır. Yalan o halde zor anların üstesinden gelmek için başvurulan kısa vaadeli kazanç sağlayıcısıdır. Alışkanlık haline geldiği zaman insan kendi söylediği yalana da belli bir süreden sonra kendisi inanır. Başkasını kandırdığı gibi kendini de kandırmaya başlar. Her zor durumla karşılaştığı zaman kurtuluş yolunu nedenselleştirerek kendisi için kaçış yolu bırakmış olur. Başarısızlığın sebebini sürekli dışarda arar ve başkasını suçlar, kendi yapacağı birşey olmadığını ifade eder. 

Kısa vaadeli kazanç uğruna kendi gelişimini feda eder. Birşey yapmamak için, asıl nedeni aramamak için söylenen yalanlar ne kadar kendisini haklı çıkarsa bile bunlar statükoyu korumak amaçlıdır. Herşey değiştiği halde bu tür savunmalar savunanı aynı kılar. Özüne bakılırsa bu tür yalanlar özgüven yoksunluğunu gizlemek içindir. Gizledikçe de güvensizlik artar, arttıkça da yalan sürer. Bu kısır döngüyü bozmanın tek bir çaresi vardır, o da olaylarla cesurca yüzleşmektir.

Yalan söylenen bir ortamda yalan söylendiği bilinir. O halde insan hem kendine olan, hem de karşıdakine olan güveni azalır. Güvensizliğin son safhada olduğu durumlarda kandırmak ve kaldırılmak ön planda olduğu için ortak çalışma ortamı beliremez. Verilen sözlerin tutulmadığı ortamda tedirginlik en doruk noktadadır. Yeni birşeyin oluşumu için güven ortamı şarttır. Hem kendine olan güven, hem de karşıdakine olan güven şarttır, çünkü ortak çalışmak güvenceli ortamda gerçekleşir. İyiyi doğruyu bilmek için herşeyin şeffaf ve geri bildirimin tutarlı olması gerekir. Yanlış geri bildirim alan hiç bir zaman kendini düzeltme şansı bulamaz. Eğer iyilik yapılmak isteniyor ise geri bildirimin doğru olması şarttır.

4 Haziran 2017 Pazar

Yeni aşıklar üzerine

Belki de insanı birbirine bağlayan en güçlü hislerden biri aşık olmaktır. Aşık olan kendinden geçer ve tek gördüğü obje karşısında olandır. Aşık olmak ile sarhoş olmak arasında fark olmadığı bilimsel yöntemlerle gösterilmiştir. Aşık olan da bir sarhoş gibi toz-pembe gözlük takar, aşık olduğu objeyi hayal ettigi şekilde görür. Onu aslında tutsak eden şey kendi fantazisinden başka birşey değildir. O, tüm pürüzleri yok sayarak kendini başkasında bulduğunu zannettiği için aşıktır. Onun kendisini kaybetmesi bir tür illüzyondur, çünkü o aslında kendi fantazisine aşıktır. Aşık olmayı etkileyen, fantazisini kırbaçlayan başka unsur birbirine uzak olunmasıdır. Mesafe ne kadar büyük ise kurgu da o kadar büyük olacaktır. Erişme fantazinin sonunu getirir. 

Aşık olmak objeler arasındaki duvarı yıkar. O zamana kadar kendini bırakamamış biri başkasına güvenmek yolunda ilk adımını atar. İlk defa kendini dışa açmıştır ama yine de temkinli davranır, çünkü her açılış savunmasız kalma riskini de beraberinde getirir. Kalkanları indirdiği anda, mesafe azaldığı durumda, yaralanma da söz konusu olur. Her aldığı yara onu biraz daha geri teper, güvencesini sarsar, ama yine de aşık olmanın çekici duygusu baskın gelir ve yeni bir deneme daha yapmak ister. Bu aynı sarhoşluktan keyif almış birinin tekrar sarhoş olmak istemesi gibidir. O his onu ucurmuştur ve sürekli yeniden tatmak ister. Tatmaya başladığı zaman da karşı tarafın dikenleri batar, çünkü uzaktan sesi güzel gelen davulun da başka sesler çıkardığını yakından fark eder. Yakınlaşma ne kadar olursa uzaktan çok güzel gelen burun üstündeki sivilceler bile dağ gibi büyür. Yavaş yavaş sarhoşluğun etkisi biter ve aşıklar da karşısındakinin normal biri olduğunu görünce hayal kırıklığı başlar. Onca hayaller suya düşer. 

İlk aşık olma durumu sürekli böyledir, bu kültürler üstü birşey olmalı, çünkü insan anatomisi aynıdır, aynı hormonlar onu yönlendirir. Kültürden kültüre değişen şey aşık olma şiddetinin değişik olması diye düşünüyorum. Bunun nedenini şöyle açıklayabilirim. Silahında tek bir mermisi olan biri vahşi bir hayvanla karşılaştığı zaman atış yapmakta çok temkinli olmalıdır. Onun sadece bir atışı olacaktır, atış boşa giderse başka şansı yoktur. O vahşi hayvana yenik düşecektir. Bunun bilinçaltına yerleşmesi onda bir ikilem yaratır. Sürekli kafasında "bu benim tek mermim" diye hesap yapar. Onun için ince eler, sık dokur. Onun için güvence konusunda ispat üstüne ispat ister, sadece yaptığı atıştan emin olmak istediği için.

Çoklu mermiye sahip olanlar da aynı durumdan geçmesine geçerler ama onlar ilk gördükleri objenin son atış olduğunu düşünmezler. Onlar bilirler ki, bu yakınlaşma ve itişme oynanması gereken bir oyundur. Her ne kadar kitaplarda okunmuş olsa da, filmlerde teması geçse de herkesin kendi deneyimi olmadan tam anlaşılamayacağını bilirler. Her küçük yara onları biraz daha güçlendirir hem kendisini tanımada hem de başkasını tanımada yardımcı olur. Bunları önceden denememiş biri evlendiği zaman yaşayacağı için evlilik hayatı cehenneme dönüşebilir. Ancak ve ancak bu oyunun önceden oynanması evliliğe hazırlık sayılabilir, evliliği de daha sağlıklı kılmaya yarayabilir, çünkü sevinçle başlayan evlilikler sona erdiği zaman, ayrılıklar çok daha hasar verici olabiliyor. 

30 Nisan 2017 Pazar

Uyuyan dev üzerine

Türklerin sorunu uyumak değildir, uykudan uyanmaktır. Hala uyumakta olduklarına dair işaret aranırsa bunu çok kolay gözlemlemek mümkündür. Genel olarak bakıldığında çoğunluk ya bir kurtarıcı bekliyor, ya da eski kurtarıcıları özlüyordur, ama kendisi çıkıp da değişiklik olmasını istemez. İstese bile ne yapacağını bilemez. Bunu da çok normal karşılamak gerekir, çünkü yıllarca bastırılmış, kendi başına bir iş yapamaz hale gelmiş ve serbest olduğu zaman da özgürlüğü ile ne yapacağını bilmeyen birini hoş görmek gerekir. Sonuç, pasifliğin erdemlik olduğu bir kültür yaratılmıştır. Bu nedenle her aktif çaba birileri tarafından engellenir, mahalle baskısı da buradan gelmektedir zaten.

Bu da yetmiyormuş gibi islami değerlerle halk daha da pasif duruma düşürülmektedir. Eğer bu durum istenmiş bir durum olsaydı sorun teşkil etmezdi. Bir taraftan pasiflik teşvik edilirken, diğer taraftan da kalkınmak isteniyor. Yani aslında kendi seçtikleri durumdan kendileri şikayetçi, çünkü diğer ülkeler yerinde durmadıkları için onlarla kıyaslama yapıldığı zaman eksik yönlerini keşfediyorlar. Bu da özgüven eksikliğine sebep oluyor. Türkler bu çelişkiyi bilmeyerek yaşıyorlar ve nasıl üstesinden gelineceğini bilmiyorlar.

Sundukları çözüm ahlaki değerlere daha sıkı yapışmak olduğu için, üstünde oturdukları dalı kesmiş oluyorlar. Aradıkları çözüm pasiflikte değil aktivitede olmalıdır. Aktiflik herkesin zoraki birbirine benzemesinde değil, herkesin kendi potansiyelini bulmasında yatar. Bu da ne oluyor? Şimdiye kadar alışılagelmiş değer ve yargıların biraz daha esnemesi, insanları yeni şeyler denemeye teşvik edecek ve kendi kabiliyetlerine güveni artıracaktır. Innovasyon sınama ve yanılma ile gerçekleşir. Innovasyon için özgür ve cesur fertlere gereksinim vardır. Özgürlük kültüründe ancak uykudan kalkmak mümkündür, pasif bir yaşamda değil.