4 Kasım 2022 Cuma

„çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar”


Uzun zaman Avrupa’da yașamıș bir Türk vatandașı tekrar Türkiye’de yașamaya karar verdiği zaman, iki sene yașadıktan sonra sahip olduğu Avrupa ehliyetinin geçerliliğini yitirmesi nedeniyle Türkiyede yeniden ehliyet almak istediğinde bașına gelebilecek maceralardan bahsetmek istiyorum. Sürücü kursuna bașvurmak istediğiniz zaman sizden sağlık raporu, fotoğraf ve okuma yazma bildiğinizi kanıtlayan bir diploma isteyeceklerdir. Sağlık raporu ve fotoğrafın istenmesi anlașılıyor ama okuma yazma bildiğinizi neden kanıtlamak zorundasınız ki? Türkiyede yașayan bir vatandaș iseniz Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) sürücü adayının eğitim bilgisine zaten sahip olması gerekmiyor mu?. O șahıstan tekrar diploma istenmesi MEB‘in sağ elinin ne yaptığını sol eli bilmiyor ve bu da onca elektronik toplanan verilerin boșa gittiği anlamanına gelmiyor mu?

Bir de en son diplomanız Alman üniversitesinden ise o diplomanın denkliğini istemek hangi akla mantığa sığıyor? Oysa aynı kurum Almanya’da yașayan vatandașların eğitim bilgisine de sahip. Tekrar diploma istenmesinin nedeni anlașılmıyor. Diplomanın sürücü kursu almak için neden gerekli olduğunu hiç anlașılmıyor. Sürücü kursuna bașvurduğunda sürücü adayı yazılı sınavı kopya çekmeden yanlız yapması gerektiğini biliyor zaten. O halde neden hala diploma istendiğini analamak mümkün değil. Okumasını bilmeyen zaten sınavı geçemeyecektir!

Diyelim ki, siz Almanya’dan aldığınız tüm diplomalara sahip değilsiniz. O halde okuma yazma bildiğinizi kanıtlamak halkevlerinden alabileceğiniz „okur-yazar biliyor“ belgesine bağlı olur. Gerçekten okuma-yazma biliyorsanız küçük bir sınav ile böyle bir belgeyi almak çocuk oyuncağı diye düșünebilirsiniz. Ama durum hiç de böyle değil. Ilk önce yeterli sayıda kurs için bașvuru olması gerekiyormuș, sonra adayların seviyesi test ile belirlenip iki ay kurs aldıktan sonra tekrar bir teste tabi tutuluyor, tabi ki test bașarılı olduğu takdirde size gereken belgeyi veriyorlar. Her ne kadar Almanya’da üniversite bitirdiğinizi söyleseniz bile diplomanız yok ise ișiniz bir hayli zor olacaktır. Aslında benim durumumda olanlar için küçük bir test kafi gelmeli. 

Diyelim ki diploma almayı bașardınız, sürücü kursuna kayıt oldunuz ve kurslara düzenli șekilde devam ediyorsunuz. Verilen eğitimin amacı trafik kurallarını öğretip yașanabilecek kaza ve stresi önlemek olduğunu düșüneceksiniz. Ama bu nafile. Anlatılan derslerden de kolaylıkla çıkarılması gereken sonuç sürücü adayının ya oto tamircisi, ya da ilk yardım görevlisi olması bekleniyor ama asıl tarifik kurallarını aramak boșuna. Ilk yardım kursu almak tabi ki önemlidir, ama verilen kurs göstermelik bir kurs ise ve yapılması gerekenler ezberletiliyor ise bunda bir gariplik olduğunu en küçük çocuklar bile fark edecektir. Kalbi durmuș bir vakanın kalbini tekrar çalıstırmak için gövdesine kaç santim baskı uygulamanın, atar damardan çıkan kanın fıșkırıyor olması atar damarının hasar görmüș olabileceği bilgisini sınavda sormaya gerek var mıdır? Ve buna benzer gereksiz birçok bilgi öğretiliyor. Siz hayatınızda o hamleleri denememiș iseniz gerçek bir vaka karșısında ne yapabilirsiniz ki? 

Ehliyetinizi aldınız diyelim, șarj dinamosunda bir hasar tespit ettiniz (bu ve buna benzer onlarca gereksiz soru var!), gerçek sorunun dinamodan kaynaklandığını bilmeniz tarafik güvenliği açısından ne gibi bir önemi olabilir ki? Sorunun nereden kaynaklandığını bilseniz bile tamirci çağırmadan sorunu gideremezsiniz. Bir de benzinli motorun çalıșma evrelerini bilmenize ne gerek olabilir ki trafik güvenliği açısından gereksiz bilgiler sepetini doldurmaktan bașka. 

Trafik kuralları ile ilgili gözüme çarpan, bence çok önemli bir kaç konuya değinmek istiyorum. Kuralları koyanların güçsüzlere hak tanımadığı ggözüküyor. Diyelim ki sizin bir Ferrari‘niz var. Önünüzde yol iki taraflı daralıyor ve karșınızda sizden önce yolun dar kısmına yaklașmıș bir otomobil var. Sizin arabanız daha hızlı olduğu için karșıdan gelen araba yolun dar bölümüne daha erken gelmesine rağmen beklemesi gerekiyor, çünkü kurallarda özellikle yavaș giden arabaların hızlı gidenlere yol vermesi gerektiği bilinir. Bir de eğer altınızda bisikletli iseniz siz trafikte yok sayılıyorsunuz. Siz bisiklet sürücüsü olarak her ne kadar diğer araçlardan önce dar alana varmıș olsanız bile eğer karșınızdan herhangi bir araç geliyor ise siz o aracı beklemekle mükellefsiniz. Emin olabilirsiniz ki, karșınızdan gelen araba sizi beklemeyecektir.

Bașka çarpıcı bir örnek ise siz öncelikli sağ taraftan gelen bir araç olduğunuzu varsayalım, eğer yolunuza doğru gitmek istiyorsanız yol hakkı size ait ama sola dönmek istiyorsanız solunuzdan gelen arabaya öncelik tanımak zorundasınız. Olabilir ki, sol sinyalinizi söndürmeyi bir önceki kavșaktan gelirken unuttunuz ve siz yolunuza düz devam etmek istiyorsunuz. Sol taraftan gelen sürücü sol tarafa dönüș sinyalini gördüğü için sağ taraftan gelen aracın kendisine yol vereceğini zannederek kavșağa girmek isteyecektir. Bu da facia ile sonuçlanabilir.

Diğer çarpıcı bir örnek ise ambulansın öncelikli, itfaiyenin ondan sonra ve en sonunda da polisin önceliğe sahip olduğu kurallarda belirtilmiș. O halde kaza yerine ilk önce ambulansın gelmesi çok doğaldır, çünkü ondan adı can kurtarması beklenir. Eğer bir ambulans yol güvenliği sağlanmadan önce olay yerine erișmiș ise ambulansın can güvenliğini sağlayacak hiç bir güvenlik yok demektir. Bu da büyük facialara yol açacaktır. Șunu da eklemek isterim ki, bu durumda șöyle haberleri sık sık okuyacaksınız: „Gaziantep’te bir aracın şarampole devrildiği kazaya müdahaleye gelen park halindeki ambulans ve itfaiye aracına yolcu otobüsünün çarpması sonucu 16 kişi hayatını kaybetti 21 kişi yaralandı.“ (20.08.22). Tabii ki buna kader denilebilir ama bu facianın gerçek nedeni yanlıș kural bilincinin getirdiği yanlıș iș bölümüdür. Polisin önceden gidip o karayolunu güvenceli hale getirmesi gerekiyordu ki can güvenliği sağlanabilsin. Yol kapatılmadan ambulansın müdahalesi yardım edenleri de felaketten kurtaramamıștır.

Sonuncu konu ise en önemli konulardan bir tanesi sayılan, üstüne basa basa söylenen adap dersi ile ilgilidir. Sözel olarak söylenen șudur: iyi davranın ve stresli olmayın! Iyi ama tarafik kurallarının asıl amacı trafiği akıcı hale getirip stresi önlemek değil mi? Kızgın bir șöföre „stresli olma!“ demek kadar saçma birșey olamaz, çünkü bu durumda o daha da stres yapacaktır. Ilgili yetkililer trafik akıșını öyle yaratmalılar ki, sürücüler en az strese mağruz kalsınlar.

10 Kasım 2021 Çarşamba

Yıkım üzerine

Küçük Prens ile tilki arasında şöyle bir konuşma geçer: "Gülü senin için önemli kılan der tilki, senin onun için harcamış olduğun zamandır...". Tersini söylediğimizde de şöyle bir sonuç ortaya çıkartmak mümkündür: uğruna zaman harcanmamış birşeyi yok etmek de o kadar kolay olur. Birşeyi değerli kılan şey, ona ne kadar zaman ayırdığımızla alakalıdır, yani daha da kısası: tanıdığımız şeyleri koruruz, tanımadığımız şeyleri ise çok kolayca yok edebiliriz. 

25 Eylül 2021 Cumartesi

Tarihi örnek almak ile anlamak arasındaki fark



Geçmiş (tarih) örnek almak için değildir. Geçmiş, o şartlar altında belli bir soruna nasıl yanıt verildiğini anlamak için incelenmelidir, birebir kopyalamak için değil. Geçmiş hiçbir zaman aynı şekilde tekrar etmez, çünkü bugünü oluşturan şartlar geçmiş ile karşılaştırıldığında değişmiştir. Akıl bu değişimi fark etmiştir ve dolayısı ile geçmişi geçmişte bırakır ama geçmişte yapılmış hataları tekrar etmemek için de gayret sarf eder. Sırf onun için geçmiş önemlidir, onu tekrarlamak için değil.

9 Mayıs 2021 Pazar

Resim uyandırma üzerine


Konuşma esnasında karşımızdaki partnerin ilk sözünden onun ne demek istediğini anladığımızı düşünürüz, ve cümlenin sonu gelmeden sonunu biz zihnimizde tamamlarız. Bu önceden "bilmeye" neden olan unsur ilk kelimelerin zihnimizde resim oluşturmasıdan ve biz o resimi hızla tamamlamamızdan kaynaklanır. Başka bir deyişle, önyargımız burada işler. 

Önyargı ona sunulan resimleri olduğu gibi filtreden geçirmesinden ve duygusal tepki vermekten kaynaklanır. Bu hızlıdır, çünkü herhangi bir eleştiri barındırmaz. Eleştirmek için karşınızdaki kişiyi sonuna kadar dinleme zahmetine katlanmanız, gerekirse anlaşılmayan yerlerin sorgulanmasından doğabilecek gerginliğe tahammül etme nezaketinde bulunmanız gerekir. Her ikisi de yok ise duygunuzla sizde uyandırılan resme tepki vereceksinizdir. 

Konuşmacılar (demagoglar) eleştiri filtresini geçmek için en az iki yöntem kullanacaklardır. Birincisi kullandıkları dilin resim barındırmasına dolayısı ile duygusal olmasına ve herhangi bir eleştiriye fırsat vermemek için de iddiaları ardı ardına sunarak düşünmeye zaman vermemeye özen göstereceklerdir, aksi takdirde konusulanın üstüne düşünmek otomatik tepki vermeyi önleyecektir. Resimlerin sizi etkilememesi için kendinize zaman tanıyın. 

Sorumluluk üzerine


Insan birşeyi neden yaptığını anlamak ister ve "asıl" nedenini bulduğu zaman gönlü ferahlar ve karar alma mekanizmasını anladığını zanneder ki geçmişte yaptığı hataları tekrarlamasın. Açıklayıcı bir neden ile herşeyin çözümünü bulduğunu zanneder, ben ise bunun böyle yürümediğini açıklamaya çalışacağım. 

Yukarda da belirtildiği gibi bu "asıl" nedeni aramak dini bir yaklaşımdır. Birşeyin özü bulunduğunda o şeyin kavranacağı ve çözüleceği varsayılmaktadır. Bunun böyle olmayacağı, aşikardır. Diyelim ki biz insanlar, bizi belirleyen türümüzden ve çevremizden gelen tüm etkenleri biliyoruz, bu yine de bizim şu anda karar verme esnasında iki seçimden hangisini seçeceğimizi belirleyemez. Eğer gerçek anlamda belirlemiş olsaydı özgür irade diye birşeyden bahsedilemezdi ve sorumluluk bize ait olmazdı. 

Freud da geçmişte anne-baba ile yaşanmış olayların bizim hayatımızı belirlediği kanısındaydı. Insanı etkileyen tek bir faktör anne-baba olmuş olsaydı ve özgür iradeye sahip olduğunuz yok sayılsaydı bir defasında öğrendiğimiz şey hayatımızı şartlamış olacaktı ki bunun böyle olmadığı hayatımızın her esnasında özgür karar alma potansiyeline sahip olduğumuz ve kendi kaderimizi kendimiz belirlememizden de anlaşılacaktı. 

Her edindiğimiz deneyimin bizde iz bıraktığı aşikardır. O halde sadece anne-babamızdan öğrendiğimiz şeyler bizi etkilemez, okulda, arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizde etrafımızda duyduğumuz şeylerden de etkileniriz. Bizi biz yapan şey bunların toplamından da çok büyük bir şeydir, çünkü her karar alışımız karar almadan önce derin düşünülmesi gerektiren, karar aldıktan sonra hayatımızı bir dahaki karar alışımıza kadar belirlediği için sorumluluk gerektiren bir hamledir. O halde bizi belirleyen "asıl" şey ne ise olsun, biz karar verdiğimizde bir sonraki kararların da izini atmış olacağız. O halde şimdiye kadar ki olan zamanın yanında şimdiki zamanın da çok önemli olduğunu, gelecekte de şu andaki verdiğimiz kararların hayatımızı belirleyeceğini göz önünde bulundurduktan sonra karar verilmesi gerektiğini bilmek lazım. 

O halde önceden alınmış kararların farkına varıp bir dahaki kararları alırken nelere dikkat etmemizde fayda olacaktır. Burada söz konusu olan şey hiç hataya yer verilmemesi değildir. Bütünü göremediğimiz/kavrayamadığımız için her hamle içinde hata barındıracaktır. Sorumluluk almak hata yapmayı engellemez, sorumluluk almak yaptığımız hatanın eksik bilgiden kaynaklandığını anlamamıza yarar ve dolayısı ile bu eksikliği kapatmak için bizi motive eder. Diğer söylemdeki "asıl" neden içimizi rahatlamasına rahatlatır ama hayatımızı değiştirmek için bizi motive edemez, çünkü suçlu veya günah keçisi bulunduğu zaman sorumlulukta elden gitmiş olur. 

Bizim amacımız tek bir hayata sahip olduğunuzu ve hayatımızdan sadece kendimiz sorumlu, dolayısı ile içimizdeki potansiyeli kesfetmeye ve hayatımızı şekillendirmeye mecbur olduğunuzu bilmektir. "Asıl" nedenler açıklayıcı olabilirler ama bizi hayatımızı değiştirmek için motive edemezler. Sorumluluk motivasyon faktörüdür. 

16 Nisan 2021 Cuma

Yasa üzerine



Insan başkasının yasasına göre değil, kendi yasasını yaşamalı. 

5 Nisan 2021 Pazartesi

Iğrenç ve temizlik üzerine


Insan doğuştan mı iğrenir? yoksa iğrenmeyi sonradan mı öğrenir? sorusu irdelenmesi gereken sorulardan bir tanesidir. Kendi görüşümü önceden belirtmem gerekirse ikisinin de doğru olduğu kanısındayım. Benim de üzerinde durmak istediğim şey aslında iğrencin araç olarak kullanıldığında, yani birşeyden iğrenmeyi öğrenmenin doğuştan gelen tepki ile aynı reaksiyona yol açtığını anlamakta pek zorluk çekilmeyeceğidir.

Iğrenmek ile birşeyi reddetmek veya karşı çıkmak arasında çok yakından bir bağlantı olması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki iğrenmek bizi kötü besinlerden koruduğu için gereklidir. Iğrenç gördüğümüz şeyi yemeyiz, ondan uzaklaşırız. Kültürel ortamda da koruma amaçlı getirilen, uzaklaşılması gereken olgular, tabular vardır. Iğrencin bu tabuları içselleştirilmesinde büyük rol oynadığı kanısındayım. Bunu her ne kadar kanıtlayamasam da vereceğim örneklerden yola çıkarak ne kadar mantıklı olduğunu göstermeye çalışacağım.  

İlk başta kültürel bazda iğrenmeyi öğretmek için insanlar temizlik dersinden geçmeleri gereklidir. Bebekler idrar ve dışkılardan normalde pek rahatsız olmazlar. Bebekleri izleyenler bilirler ki, onlar dışkılarla çok rahat oynayabiliyorlar. Yavaş yavaş onlara idrar ve dışkının, bununla kalmayıp onları üreten organlarının da iğrenç olduğunu öğretilir. Yaşları ilerledikçe onlar da öğrendikleri talimatlarla dışkı ve idrarı iğrenç bulurlar. Artık onlara "çişini yapma" talimatı vermek gerekli değildir, çünkü onlar da artık öğrendikleri şeye iğrenç sayesinde doğal tepki gibi reaksiyon gösterirler. Onlar bundan sonra kendi kendisini frenlemeyi öğrenmişlerdir.

Temizliği öğretirken çocuklara nelerden iğrenmeleri gerektiği de öğretilir. Mesela domuz etini yasaklamanın en iyi yolu domuzun pis olduğunu vurgulamaktır ve o kelimeyi duyunca iğrenç duygusunu uyarmaktır. Öğrenilen şey asla bir daha yapılmaz.

Iğrenç düşman beslemek için de seçilen en etken yöntemlerden bir tanesidir. Düşman gösterilmek istenen bir topluluğun pis olduğunu ve haşereye benzediğini vurgulamak onları yok etmek veya aşağılamak için yeterli bir neden olduğu sayılır. Bu arada "temizlik imandan gelir" sözü daha başka anlam kazanır. 

O halde bir kültürü anlamak için temizliğe verdiği önemle hangi tabuları beslediğini incelemek mümkün olacaktır. Temizlik ile iğrenci besleyerek tabuların sürdürebilir olmasını sağlayacaktır. Türkiye'deki satılan deterjanların market içinde üçte bir yer kapladığını göz önünde bulundurursak bunun nelerle ilişkisi olabileceğini anlamak pek zor olmayacaktır.